banner

‘Julie & Julia’ olmak ya da olmamak

‘İçinden yemek geçen filmler’i sinema yazarımız Hasan Gürkan ile değerlendiriyoruz. Gürkan bu yazısında, dünyadaki pek çok yemek bloggerına da ilham olan Julie & Julia filmini inceledi ve sizlerle yorumlarını paylaştı. Keyifli okumalar.

‘Julie & Julia’ olmak ya da olmamak

Birçok yemek tutkununu sinema salonlarına çeken ve konusunun gerçek iki hikayeye dayanan filmin mesajı: “Hayalinin peşinden git! Hayalin her zaman mükemmel olmak zorunda değil”…

Yemek yapmak insanı mutlu eder mi? Peki, asıl yemek yaparak ve bu alandaki buluşları kitaplaştırarak 1960’larda Amerika’nın bir televizyon fenomeni olmak mümkün mü? Daha da fazlası, 2000’li yılların başında daha önceden icat edilmiş yemek tariflerini günümüze uyarlayarak bunu bir yeni medya aracından (blogtan) duyurmak yine Amerika’da hatta dünyada fenomen olmaya yeter mi? İşte farklı zamanlarda yaşayan iki farklı kadının iç içe geçiş hayat hikayelerini anlatarak tüm bu soruların yanıtını veriyor Julie & Julia.

Filmin asıl derdi ise “amaç”. Yani film, insanın amacı olmadan hayatta mutsuz olduğunu ya da hayata tutunamadığını anlatıyor. Peki, filmin kahramanları ne mi yapıyor? Sadece yemek pişiriyorlar. Hem de 365 günde 352 farklı tarifi pişirerek…

Fransız Yemek Sanatında Ustalaşma

Hem Julia hem de Julie yemeğe tutunarak kendilerini gerçekleştirmeye çabalıyorlar. Filmde Julie’yi Amy Adams, Julia’yı ise Meryl Streep canlandırıyor…1950’lerde elçiliklerde görev yapan eşi ile birlikte Çin, Fransa, Marsilya gibi farklı ülkelerde ve noktalarda yaşamak durumunda olan Julia, sahip olduğu devlet memurluğu görevine ara veriyor ve dilini bile konuşamadığı bir ülkede (Fransa’da) kendisini başıboş dolanırken buluyor. Eşini çok seviyor, ama kendini gerçekleştirme isteği onu yiyip bitiriyor ve kendini keşfediş sürecinde şapka, briç kurslarına katılıyor ama mutlu olamıyor. Sonunda kendisini bir yemek kursunda erkek aşçılar ile yarışırken buluyor. Ardından Fransa’da Amerikalılara verdiği yemek kursları, Fransız Yemek Sanatında Ustalaşma adlı kitabın hazırlıkları ile yemekte “Julia Child” ekolünün temellerini atıyor.

365 günde 352 yemek tarifi

Julie Powell ise 11 Eylül 2001 tarihinde Amerika’daki ikiz kulelere gerçekleşen saldırılar sonrası toplumun üzerindeki yaraları iyileştirmek amaçlı kurulan bir devlet organizasyonunda memur olarak çalışıyor; kocası ise bir arkeoloji dergisinde editör. Ancak Julie çok mutsuz; bunun nedeni aslında günümüz kent insanın kendini çıkmazda hissetmesi. Aslında kendini gerçekleştirememesi. Çünkü Julie’nin daha önceden bir kitap yazma deneyimi olmuş ve ne yazık ki başarısızlıkla sonuçlanmış. Arkadaşları başarılı ve hırslı kişiler; bildiğimiz tipik kapitalist sistem içerisinde kendilerine yer etmiş tipler. Ancak Julie 30 yaşına gelmesine rağmen hala bir arayışta ve kayboluşta… Kocasının kendisine bir blog açmasını önermesi ile Julie heyecanlanıyor ve blogger olmaya karar veriyor. Julie, Julia’nın “Fransız Yemek Sanatında Ustalaşma” kitabı aracılığı ile yemek yapma deneyimine girişiyor. 365 güne 352 yemek tarifi iddiası ile hazırlıklarına başlıyor ve yılmadan her sabah kalkarak Julia Child’in yemek kitabından tarifleri kendi deneyimleri ve kendi zamanına uyarlayarak aslında yeniden üretiyor.

Lezzetli bir dünya Julia Child ile başlar

Filmde iki hikaye peş peşe ilerliyor. İlk olarak, 1948 yılında Julia’nın ve eşi Paul’un (Stanley Tucci) Fransa’yı keşfedişine ve özellikle tereyağı ile olan yakın ilişkisine şahit oluyoruz. Daha sonra film, aniden 2002 yılına ve Queens’e gidiyoruz ve Julie Powell’ın amaçsız hayatını sorgulamasına tanıklık ediyoruz. Filmde Julia’nın yemek kursuna gittiğinde, yemek pişirmeye dair nasıl bir tutkuyla bağlı olduğunu görmemek için kör olmamız lazım. Hiçbir teknik ekipman kullanmadan –o dönemin şartları ile de alakalı- her bir karışımı elleri ile hazırlayan Julia’nın teknik, güven, sabır ve sadece pratik yaparak yemek pişirmede bir ekol olma başarısı izleyici olarak bizleri heyecanlandırıyor.

Amerikalı bir arkadaşıma Julia Child’i sorduğumda bana aynen şu yanıtı verdi: “Julia, Amerikan yemek kültüründe öyle önemli bir yere sahip ki, Amerikalıların mutfak kültürüne hakim olan fast-food yemek alışkanlığına alternatiftir. Onun televizyondaki yemek tarifleri ve öncesinde piyasaya çıkan Fransız Yemek Sanatında Ustalaşma adlı kitabı, Amerikalılara yemek pişirmeyi öğretti. Amerikalılar için lezzetli bir dünya Julia Child ile başlar”

Öz-keşif yolculuğu

Julie Powell’ın Julia Child’in yemeklerini yeniden üretmesine ve bunu “kopyalamasını” birçoğumuz saçma bulabilir. Ancak Julie, zaten mutfağa dair her şeyi Julia Child’tan öğrendiğini her fırsatta dile getiriyor. Julie’nin Julia ile biraz abartılı ve hatta tutkulu bir ilişkisi var. Julia’yı fazla kahramanlaştırıyor ve bu mitleştirme, aslında Julie’nin gündelik yaşamına ve ilişkilerine de zarar veriyor. Julie’nin dengesiz halleri öyle bir hal alıyor ki, yemekte başarılı olursa kendisinin dünyanın en başarılı insanı olacağını düşünüyor; ancak yemekte çuvallarsa depresyona giriyor, çevresindekilere –özellikle de eşine- kan kusuyor. Ancak Julie’nin 365 günlük blog serüvenin sonunda, Julie, Julia sayesinde bu öz-keşif yolculuğunu başarı ile tamamlıyor. Tüm hırsları, başarısızlıkları ve defoları ile yüzleşerek kendini buluyor ve en sevdiği insan olan kocası Adams’a itirafını binlerce okuyucusu olan bloğu üzerinden gerçekleştiriyor.

Tam bir lezzet şöleni

Film yaklaşık 120 dakika sürüyor ve filmin hemen her sahnesinde ekran karşısında iştahınızın kabaracağının garantisini verebilirim. Senaryo her ne kadar farklı zamanlarda yaşayan iki kadının “bir amaç” ve “kendini gerçekleştirme” mücadelesini anlatıyor olsa da, gerek Julia ve gerekse de Julie’nin pişirdikleri yemekler bir lezzet şöleninin kapılarını aralıyor. Bu arada filmi izleyerek ufak çapta yemek pişirmeye dair ipuçlarını da almak mümkün. Çünkü filmde, Julia’nın televizyon program görüntülerine de yer verilerek yemek pişirmeye dair ipuçlarını öğrenmek mümkün. Ne diyelim; hem iyi seyirler hem de afiyet olsun…

Etiketler İlgili
Bu haberlerde ilginizi çekebilir..
Yorumlar

Comments are closed.

Menümüz