banner

Havva Ana’nın Atalık Tohumları

Tohumlarımız, atalık tohumlarımız bizim geleceğimiz ve sandığımızdan çok daha değerli. Sevgili Nilüfer Aydemir, iki yıl önce vefat eden babaannesi Havva Ana’nın ardından zihninde kalan değerli anıları bizlerle paylaştı.

Denizli İli Çal İlçesine bağlı Ortaköy Kasabası’nda yaşayan ve yetiştirdiği sebze ve meyvenin tohumunu özenle koruyan Havva Ana için torunu, ‘Şu fani dünyadan bir Havva geldi geçti, asilce bir veda oldu gidişi, ışıklar içinde uyusun şimdi.’ diyor.

Babaannem benim için bilmediğim bir tarih demek, zira o Osmanlı İmparatorluğu’nun son çocuklarından sadece biri. Savaşlar erkeklerini, salgın hastalıklar ailesinin büyük bir kısmını almış götürmüş, dört kız kardeş bir ana kalakalmışlar şu koca dünyada.

Egenin en bereketli topraklarında doğmuş büyümüş olsa da Tatar göçmeniydi babaannem. Babası gön işiyle uğraşmasından mı bilinmez terlik giymezdi, ayaklarımızın bozulacağını söyleye söyleye bizim de giymemizden hoşlanmazdı. Hem öyle terlikte demezdi “nalin” derdi…

Katı kuralları vardı; küllü suyu kaynatıp kille saçını yıkamak, kemik tarak dışında hiçbir şeyle saçını taramamak gibi. Çamaşırlarını da küllü suyla fi tarihinden sakladığı zeytinyağından yapılmış şekli birbirini tutmayan kalıp sabunla demir leğeninde yıkardı.

Kıymetliydi her şeyi, bu yüzden yama yapmaktan hiç bıkmadı. Yamalı giyinmenin de ayıp olmadığını öğütler israfa kızardı. “İki katığı bir arada görmedik ki, anyamla (annemle) arpa ekmeği yedik vakti zamanında, siz bilmezsiniz diş kesmez onu” der dururdu.

Üzüme alaca düştü mü yüzü gülerdi. Yaz sabahlarında üzüm ekmek ister, kavun ya da karpuzun yanında bir tek tulum peyniri yerdi. Kuyruk yağlı suyuna saldığı tarhanasını kendi yapar, içine giren domatesinden soğanına her şeyini de kendi yetiştirirdi. Sevmezdi öyle sıvı yağla yapılmış yemekleri. Vakti gelmeyen sebze meyveye ve pazardan alınana el sürmezdi.

Kuşun kurdun da hakkı var

Sütlük dediği ahşap dolabında kavurması, salçası olurdu. Kış aylarının sabahında da ya kavurma ya pekmezle doyururdu karnını. Suyu dahi seçerdi; “ Haconozun suyu olsa da içsek” demesine babam ve amcam çok gülerdi. Kırk yamalı sofra bezinin içinde sulanmış yufkası durur, ekmek kırıklarını dahi ziyan etmez avucuna koyar inatla yaşamayı sürdürdüğü geceleri kandille ışılayan toprak evinin damındaki ocak kaşına koyar gelir “Çiğnenmesin ayak altında kuşun kurdun da hakkı var” derdi.

Havva Ana’nın atasından kocasından kalma tohumlar

Sofrasındaki yufkası, elleriyle atasından kocasından kalma toprağına ektiği yine atasından kalma kırmızı buğdayındandı. Her yıl hasat sonrası ilk işi börülcenin, bamyanın, buğdayın, arpanın, kabağın tohumlarını eleyip seçip ayırmak olurdu. Tıpkı yediği iri tatlı kavunun, karpuzun, domatesin tohumunu alması gibi. Her tohumun ayrı bir toprak testisi vardı, okuması yazması olmadığından o testilere koyduğu bellilikten bilirdi ne tohumu olduğunu. Buğdayın, arpanın, susamın … geriye kalanını ambara kendi deyimiyle “ırs” damına koydururdu.

Kendi yiyeceği cevizi, bademi ve bilimum yemişi toprak küplerine koyar kuru üzümü ile pekmezine kekik dalı eklerdi. “Küpünde kırk yıllık sirken var mı babaannem” diye takılsam kızar “yokluk görmezdiniz siz” diye söylenir küserdi. Kindardı da, affetmeyi bilmezdi.

Emeği olmayanın yemeye de yüzü olmaz

Babaannem hep çalıştı, hiç boş kaldığını görmedim. “Emeği olmayanın yemeye de yüzü olmaz” demesi de bundandı. Kendi kurbanlık koyununu kendi beslerdi. Koyunlarını güderken kirmeni elinde yününü eğirir ya da beş şişle yün çorap örerdi. Kendi ekmeğini elden ayaktan düşene dek kendisi yaptı, un acımasın diye babamla amcamı ekmek yapmaya başlamadan iki gün önce değirmene yollardı. Öyle her kadının ekmek yapısını da beğenmezdi, oklavası özel senidi ayrıydı. Bir sanatkar gibi yufkasını devire devire ritmik seslerle açar incecik bir tül gibi havaya kaldırır bakar saca atardı.

Şimdilerde özlüyorum bir zamanlar şikayet ettiğim kuyruk yağıyla kavurduğu ununa eklediği pekmezli suyla yaptığı helvasını. Bir de severken “ Kara kızım, kaytan kızım bir etek para kızım, seni ellenmedik elli altın kırkılmadık kırk koyun ile kırk gün kırk gece kapımıza gelip yatan alsın” deyişini. Şu fani dünyadan bir Havva geldi geçti, asilce bir veda oldu gidişi ışıklar içinde uyusun şimdi.

Torunun İşletme ve Z. Müh. Nilüfer Aydemir

Etiketler İlgili
Bu haberlerde ilginizi çekebilir..
Yorumlar

Comments are closed.

Menümüz