banner

Gizli Kalmış Hazine: Bellagio

Öyle anlar var ki insan neden keyiflendiğini ve iyi hissettiğini bilmek istiyor sahiden. Beni keyiflendiren en büyük etken doğadır ve doğanın yumuşak hatlarına büyülenmişçesine bakmak, o anı o zaman dilimine sıkıştırma zorunluluğu olmadan tadını çıkarmaktır. Hatta bazen zihnimde yer etmiş öyle karaler, öyle coğrafyalar vardır ki orası bensiz olsa bedenim orada olmasa da zihnime kaydettiğim görüntü sakinleşmemi, ruhumu dinlendirmeyi sağlar.

Bunlardan biri kuzey batı İtalya’daki Lombardiya bölgesinde yer alan Como Gölü’nün en ucundaki Bellagio kasabası. Haritada oldukça geniş bir alana yayılan Como Gölü’nü ters Y gibi düşünürseniz, Bellagio bu Y’nin tam ortasında bulunuyor.

Bu kasabaya önce Milano’daki Mussolini döneminde inşa edilmiş Milano Centrale istasyonundan bineceğiniz Como Gölü treniyle, ardından Como’dan kalkan bir saatlik bir feribot yolculuğuyla ulaşıyorsunuz. Feribottayken sağda ve solda yeşillikler içine gizlenmiş tipik İtalyan evlerini izlerken, yol boyu sıralanmış bu evlerdeki acelesi olmayan yaşamı düşünüyorsunuz. Doğa, deniz, insan uyum içinde.

Bellagio’ya gelmeden önce birkaç iskeleye yolcu bırakıyor feribot. Kendimi Ada vapurunda hissediyorum o an. Hava berrak ve doğa katışıksız güzel, önümüz uçsuz bucaksız gibi geliyor o an. Nihayetinde Bellagio’ya vardığımızda değişik, alışılmamış olan, şaşırtan, beklenmedik bir şey yok.

Her şey birbiri içine geçmiş, bir tablonun içinde kaybolmuş gibi. Ayrıntılara baktığınızda güzelliği fark ediyorsunuz. Parklar, bahçeler, korulardan oluşan yeşil damarlarla yavaş yavaş yükseliyor bu küçük kasaba.

Kasabanın içinde dolaştıkça tipik, dar, İtalyan stili sokaklara, merdivenlere çıkıyorsunuz. Koyu fildişine boyanmış evlerin dış cephelerindeki neredeyse her camdan bir çiçek sarkmış, sokaklara bir el ‘burada huzur var’ yazmış sanki..

Bir sokak diğerinden belirsiz çizgilerle ayrılıyor. Hava ne çok sıcak ne çok serin. Aslında sıcak olması beklenirdi ama Alplerden gelen serin rüzgar Bellagio’ya nefes aldırıyor.

Burada zaman işlemiyor, her şey nasıl inşa edildiyse öyle kalmış gibi. Sahilden yukarıya merdivenle çıkarken 2-3 katlı, küçük, fildişi ve aşı boyalı evler ve evlerin altındaki cana yakın ipek, ahşap, takı, resim, kıyafet, yerel bira satan dükkanlarla; şirin, evden restorana dönüştürülmüş, kutu kutu odalardan oluşan, mutfağından lazanya, spagetti ve pizza kokusu gelen lokantaları görüyorsunuz.

Milano’da çokça pizza yediğim için burada tercihimi İtalyan usulü lazanya ve şahane bir kırmızı şaraptan yana kullandım. İtalya’nın pek çok şehrinde lazanyayı double kremayla yapıyorlar. Parmesan peynirinin anavatanı olmasına rağmen ne yazık ki bazı yerlerde ikinci kalite parmesan servis ediliyor.

Yemekten sonra Bellagio’nun kuzeyine doğru keşfe koyuluyorum. Yürüdükçe serinleten rüzgar artıyor ama rahatsız etmekten öte korunaklı bir bölgeye gelmişsiniz gibi hissediyorsunuz. Burası Bellagio’nun en kuzey ucu ve ufukta, sol tarafa İsviçre Alpleri var, sağ tarafta azıcık eğilseniz ve önünüzdeki dağ olmasa Saint Moritz’e uzanacakmışsınız gibi.

Bu boşluk beni büyülüyor çünkü alabildiğine geniş bir göl ve tam karşınızda nefesinize nefes katan, dünyada oksijen oranın en yüksek olduğu yer olan İsviçre var. İskelenin hemen arkasında yeşiller, pembe çiçekler içinde naif bir restoran, Ristorante La Punta misafirlerini ağırlıyor.

Sadece bir kadeh şarap için vaktim var keza feribotu kaçırırsam burada konaklamak zorunda kalacağım.

Como Gölü’nün tam ortasına konumlanmış bu kasaba için bir gün yeterli bana göre. Vaktiniz varsa çok yakınındaki Lugano, Bolzano veya daha kuzeyindeki Davos’a da trenle ulaşılabilir. Tabii biletlerinizi önceden edinmekte fayda var.

Etiketler İlgili
Bu haberlerde ilginizi çekebilir..
Yorumlar

Comments are closed.

Menümüz